Bir Çin Hikayesi

Free texts and images.
Jump to: navigation, search
Bir Çin Hikayesi
written by Nâzım Hikmet
first published in Resimli Ay in September 1930 under the pseudonym "Orhan Selim"
Bir Çin Hikayesi


Hayatını anlatacağımız adam Çin limanlarından birinde yaşamıştı...

Bir tek Çin limanına nazaran dünya çok büyüktür. Tekmil Çin’e nispet edersek dünya biraz küçülür... Portakal biçiminde olduğu iddia edilen küremize, sonsuz kâinatın içinden bakacak olursak, onu, alacakaranlık bir odaya giren güneş ışığındaki yaldızlı toz zerrelerinden çok, ama çok daha küçücük görürüz.

İşte bundan dolayıdır ki, Çin limanlarından birinde yaşayan VA-Nİ-FE’nin hayat sergüzeştine benzer sergüzeştlere, yaldızlı toz zerrelerinden çok, ama çok daha küçücük olan dünyanın her tarafında, şimdilik tesadüf etmek mümkündür.

VA-Nİ-FE’nin babası, küçüklü büyüklü, mavi, sarı, kırmızı ne kadar Çin nehri varsa hepsinin üstünde, hasır yelkenli, altı düz kayığıyla şirnalden cenuba, garptan şarka afyon ve pirinç taşırdı. VA-Nİ-FE babasının hasır yelkenli kayığında doğmuş, on yaşına kadar, gündüzleri mavi, sarı, kırmızı nehirlerin sularına bakmış, geceleri pirinç denkleri ve afyon sandıkları arasında uyumuştu.

VA-Nİ-FE’nin babası afyon sandıklarını, cenubun büyük limanlarında oturan mavi gözlü, sarı saçlı, kocaman beyaz şapkalı, beyaz elbiseli İngiliz tüccarlarının emriyle kayığına yükler ve şimal şehirlerindeki Çinli komisyonculara teslim ederdi. Yuvarlak gözlükleri içinde, kuyruklu siyah bir böcek gibi çekik gözleri kımıldayan Çinli komisyoncular, VA-Nİ-FE’nin babasının kayığına pirinç denkleri yükletirler ve cenup limanlarındaki İngiliz tüccarlarına gönderirlerdi.

Günlerden bir gündü. VA-Nİ-FE on yaşına basmıştı. Hasır yelkenli kayığa şimal şehirlerinden bir Fransız misyoneri bindi. Bu çok uzun boylu, çok uzun siyah sakallı ve elleri kıllı iki örümceğe benzeyen bir adamdı.

Beynelmilel Misyoner Teşkilatı’nın merkezine gidiyordu.

Hasır yelkenli kayık, gökyüzünde yıldızlar çinfenerleri gibi yanmaya başladığı bir saatte, kendini suların akıntısına bırakarak yola çıktı...

Fransız misyoneri kıllı bir örümceğe benzeyen elini VA-Nİ-FE’nin bir hindistancevizini andıran başı üstüne koydu, konuşmaya başladılar :

— Gökyüzünde .gördüğün şu yıldızları kim yarattı VA-Nİ-FE?

— Bilmem.

— Öğren ki, VA-Nİ-FE, gökyüzünde gördüğün şu yıldızları Allah yarattı.

— Öğrendim...

— Öğrendinse, cevap ver VA-Nİ-FE! Taşı, toprağı kim yarattı?

— Bilmem.

— Öğren ki, VA-Nİ-FE, taşı, toprağı Allah yarattı.

— Öğrendim...

— Öğrendinse tekrar et VA-Nİ-FE!

— Öğrendim, taşı, toprağı, gökteki yıldızları Allah yarattı. Ya Allahı kim yarattı?

Misyoner cevap vermedi. Misyoner tekrar sual sordu:

— Şimdi ben senin sağ yanağına bir tokat atarsam, sen ne yaparsın, VA-Nİ-FE?

— Ben de sana atarım.

— Öğren ki, böyle yapmaman lazım gelir. Öğren ki, ben senin sağ yanağına bir tokat atarsam, sen bana sol yanağını çevirirsin.

— Öğrendim...

— Ben sana fenalık yaparsam, sen bana ne yaparsın?

— Ben de sana fenalık yaparım.

— Hayır, yapamazsın, VA-Nİ-FE. Ben sana fenalık yaparsam sen bana iyilik edersin...

VA-Nİ-FE şöyle bir düşündü, sonra sordu :

— Ya, ben sana fenalık yaparsam, sen bana ne yaparsın?

— Sen, bana ne fenalık yapabilirsin ki, VA-Nİ-FE?

VA-Nİ-FE yine düşündü. Birdenbire yerinden fırladı. Misyonerin yanı başında duran sarı bavulun üstüne atılarak onu nehire yuvarlayıverdi. Bavul Çinceye çevrilmiş kütüb-i mukaddese ile doluydu. Misyoner VA-Nİ-FE’nin suratına dehşetli bir tokat aşk etti. VA-Nİ-FE gülüyordu. Acayip kuşların çıkardıkları seslere benzeyen lisanıyla :

— Gördün mü? diyordu, ben sana fenalık ettim, sen de bana tokat attın, fenalık ettin. Hani fenalığa karşı iyilik etmek lazımdı?

Misyoner hiddetini yendi. Kıllı bir örümceğe benzeyen elini yine VA-Nİ-FE’nin başına koydu :

— Sen fenalık ettin, göreceksin ki, ben sana iyilik edeceğim, dedi.

Ve cenuptaki büyük limana geldiklerinde vaat ettiği iyiliği yaptı. VA-Nİ-FE’yi, taşı, toprağı, gökteki yıldızları kimin yarattığını bilen ve daha ötesine karışmayan, fenalığı iyilikle karşılayan mükemmel bir Hıristiyan yapmak için babasının yanından aldı. Baba, ilkönce oğlunu vermek istemedi, fakat sonra düşündü ki, kendisi çok fakirdir ve karısının karnında yeni bir çocuk kımıldanmaktadır.

İşte bu suretle VA-Nİ-FE babasının hasır yelkenli kayığından çıkarak cenuptaki büyük limanlardan birindeki misyoner mektebine girmiş oldu.

************

VA-Nİ-FE Çin’deki misyoner mekteplerinde tam sekiz sene tahsil ve terbiye gördü.

Bu sekiz sene içinde, mavi, kırmızı, sarı nehirlerde hasır yelkenli kayığıyla pirinç ve afyon taşımakta devam eden babasını bir kere olsun görmedi. Ve şimdi birbirlerini görseler bile, birbirlerini tanıyamazlardı artık. Hatta VA-Nİ-FE, bundan sekiz sene evvel, bembeyaz dişleri, yumuk gözleri ve bir hindistancevizine benzeyen kafasıyla mavi, sarı, kırmızı suların aynasında gülen çocuğu bir kere daha görse, onunla karşılaşsa bile kim olduğunu bilmeyecek, ve bu putperest yavrusuna atideki sözlerle hitap edecekti:

— Ey, sürüden uzak kalan bedbaht. İsanın çobanları seni hak yoluna davet etmededir... Sürüye gel... Ve bil ki, taşı, toprağı, gökteki yıldızları yaratan Allahtır... Allaha ulaşmak için Fransızlara ve İngilizlere itaat et, zira onlar sürünün başında giderler... Sana bir beyaz fenalık ederse, sen ona iyilikle mukabele et, ve zinhar beyazların malına, mülküne, afyon depolarına ve mensucat fabrikalarına dokunma... Beyaz tüccarlar sana, dört bacalı dört direkli gemileriyle medeniyet getiriyorlar, sen onların bu giranbaha hamulesini taşımak için kollarının kuvvetini, gözlerinin ferini, beyninin kabiliyetlerini sarfet. Ecdadın tembeldi. Sen günde on beş saat çalışmaya alış. İsa çalışanları sever, hele beyazların fabrikalarında, bir tabak pirince mukabil, sekiz yaşından elli sekiz yaşına kadar çalışmaya dayanabilenlere bayılır. Ey sürüden uzak kalan bedbaht, ben de vaktiyle dalalette idim, şimdi hak yolunu buldum. Benim gittiğim yoldan gel…

************

VA-Nİ-FE on sekiz yaşından yirmi yaşına kadar, artık uzun siyah sakalına ak düşmüş olan Fransız misyonerinin yanında tecrübe gördü. Çini bir baştan bir başa dolaştılar. Sürüden uzak kalan koyunları sürüye davet ettiler.

İkinci senenin nihayetinde, Fransız misyoneri şimal şehirlerinden birinde, çıldırarak öldü. İsa’sına kavuşan bu büyük ölüyü vaktiyle Singapur limanında tedavi etmiş olan Çinli bir doktor, ölüme sebep olarak melez bir kadından geçmesi melhuz bulunan frengi hastalığını gösterdi. Kendisini sürüye sokan mukaddes çoban hakkında böyle müstekreh bir iftirada bulunulması VA-Nİ-FE’yi fena halde dilhun etti. Ve üstadının ruhunu şadeylemek için, müstekreh iftirayı atan Çinli doktoru hak yoluna daveti ve bu suretle onun, kendi kendini alenen tekzip etmesinde amil olmayı münasip buldu. Fakat Çinli doktor, VA-Nİ-FE sürüye davet edici nutkunun ilk sözlerini söyler söylemez, onu, memleketini soyanlara satılmış olmakla itham etti, “Şehri derhal terketmezse başına bela geleceğini söyledi. VA-Nİ-FE çok korkaktı. Allahtan korkmak için, insanlardan korkmak lazım geldiğini, ruhuna aşılamışlardı. İşte bu sebepten dolayı VA-Nİ-FE, Çinli doktorun, şehri derhal terketmezse başına bela geleceği şeklindeki tehdidini işitince, beyaz din kardeşlerine iltica etmeyi düşündü. Ve vakanın cereyan ettiği şehirde, afyon komisyoncularından bir Çinlinin delaletiyle İngiliz Konsolosuna müracaat etti. İngiliz Konsolosu bu sarı din kardeşinin elini sıkmadıysa da, ona bundan böyle kendisini himayesine aldığını söyledi.

************

Fransız misyoneri, cesur, dinsiz, asi çocuk VA-Nİ-FE’ye iyilik etmek için, onu babasının hasır yelkenli kayığından kopararak İsa’nın sürüsüne sokmuştu... İngiliz konsolosu, korkak, dindar, muti delikanlı VA-Nİ-FE’yi SUN-YAT-SEN taraftarı doktorun tehdidinden kurtarmak için, onu ENTELİJENS SERVİS ismi verilen casus ve emniyet-i umumiye teşkilatına tavsiye etti...

VA-Nİ-FE bütün bu dönemeçleri, körebe oynayan gözü bağlı bir çocuğun şaşkınlık ve saffetiyle geçivermişti. O, kendi ayaklarıyla bir adım olsun atmamıştı. Onu elinden tutmuşlar ve götürmüşlerdi. Gelmişti, gidiyordu.

************

Üç seneden beri beyazların en beyazı Britanya ENTELİJENS SERVİS’inin emriyle cenubun en büyük limanında yaşamaktaydı. Bu üç sene zarfında, beyazların aleyhinde bulunan yüzlerce putperest Çinliyi, masum bir güvercin şeklinde resmolunan RUHUL KUDÜS devletlerine ihbar etmişti. Ve o bütün bu ihbaratı, dinsiz olduklarından dolayı asi olduklarını sandığı zavallıları sürüye sokmak için yapıyordu. Daha da yapacaktı. Fakat ne çare ki, ömrü vefa etmedi...

Günlerden bir gün, İsa’nın sevgili beyaz Amerika koyunları ile İngiliz koyunları arasındaki bir anlaşamamazlık vesikasını İngiliz koyunlar hesabına çalarken, Amerikalı koyunlar tarafından yakalandı ve bir şarap mahzeninde konsoloshane kavaslarından birinin parmaklarıyla boğuldu...

************

İşte VA-Nİ-FE’nin hayat sergüzeşti bu kadardır. Ve unutmayalımki, bir Çin limanına nazaran çok büyük, fakat kâinata nisbet edersek minnacık olan küremizin üstünde, isimleri ve elbiseleri başka, fakat işleri aynı olan bir yığın Fransız misyoneri, İngiliz konsolosu, Entelijens Servis şube reisi, konsoloshane kavası ve VA-Nİ-FE vardır.



SemiPD-icon.png Works by this author are in the public domain in countries where the copyright term is the author's life plus 53 years or less. cs | de | en | eo | es | fr | he | pl | ru | zh
  ▲ top